DÖKTÜRÜ

19/10/2007

aşk yarışı

aşk yarışı

Sigarasından nefes çekip onu her düşündüğünde tansiyonunun çıktığını, neredeyse beyin kanamasından gideceğini, yetmezmiş gibi kalbini sıkıştırdığını anlattı gözlerini kapatıp kesik kesik nefes alırken. Kadın onun hayali gözünün önüne geldiğinde başına saplanan migren ağrılarından, her bakışının kalbini parçalayıp canını yakmasından, ağlamaktan içinin tükendiğini anlattı gözlerini kapatıp kesik kesik soluklanırken. Kadın sustu. Adam hızını alamamış, kadının üzerinde yarattığı hastalıkları saymaya devam ediyordu...

sue kızılöz
15 ağustos 07

14/10/2007

şans

şans

Hangimiz daha şanslıyız acaba diye düşündü aylardır oturduğu köşeden üstüne başına işeyen açlıktan kaburgaları çıkıp avurtları çökmüş korkulu gözleri örümceğin ağına takılı karanlık odada dişleri eline verilen copun ucundaki sözcükleri çığlık istenen. "İçeridekiler olmalı" diye yanıtladı kendi kendine çalışmaktan düşey duran gözleri ekran bakan hayatı fotosentez nefesleyen kübik dönüşlü patronun arkasından fısıltıyla ses üfleyen gerisi koltuk izli . En şanssızı "Benim, en şanlı benim!" diyendi işi kendi olmak olan, deli...

sue kızılöz
28 eylül 07

5/9/2007

Love Me More

love me more

one step back from the end/less love
if  I wasn't so close to you death/like
two steps further from all belives and minds
being one makes us us
us stepless

deep souls cope one to another
woundless times fearless
above all stars witness ina a dark night
death
less
end
less
fear
less
love me more


sue kızılöz
(mayıs 2007)
www.poetry.com (ağustos)

16/11/2006

MERHUMU( MEYİ ) NASIL BİLİRDİNİZ / MEZARLIK DİYALOGLARI

MERHUMU( MEYİ ) NASIL BİLİRDİNİZ / MEZARLIK DİYALOGLARI

ŞAPKA'NIN ALTINDAKİ ÖLÜ

İki dost yıllardır aynı mezarlıkta bekçiydiler. Çiçekleri sulamaktan budamaya, gazelleri toplayıp yabani otları temizlemeye bütün işleri birlikte yapıyorlardı. Dedikoduyu seven yaşlılardan değillerdi, ama buldukları ilk fırsatta gömülecek kişiyi didiklemeden de duramazlardı. Ölülerden değil, en çok yalan yere ağıt yakan ceset sevici dirilerden korkarlardı.

Kaldıkları iki odalı, gözlerden uzak, sessizliğin ekosuz duvarlarında cirit attığı, dinginliğin dudaklarına kadar sindiği mezarlık evde mutlu olduklarını düşünenler bile vardı. Sedası çıkmayan bu küçük evde rahattılar, hatta aralarında "Tabutev" deyip şakalaşıyorlardı.
 
Bazen ölülerin ağzılarını bir parmak açıp son sözlerini, birkaç dizeyi, kısacık ezgileri dinleyip yıllardır tuttukları o son küçük soluğu vermelerine yardımcı oluyorlardı. En zoru da içini dökememekten ısırılmış dudaklardaki suskunluğu anlamak, bilerek konuşmayı unutmuş kenetli çeneleri çözmekti.

O gün... Rüzgarın yüzleri yalayan tatlı esintisiyle aheste süzülüyordu ölülerin arasında. Bir mezardan diğerine uçarken hammaddesi yalandan çürümüs havayı kusmak istiyordu birer birer.  Kim bilir kaç parmak izi, tekme acısı, yumruk sızısı kalmıştı yorgun bedeninde. Yıllardır taşıdığı keskin kokulu ekşimiş tatların dibine oturmasından usanmış; yüklendiği malların ağırlığından gücü kesilip beyazlığı, şeffaflığı solmuştu. İçi dışına çıkmıştı yerlerde çiğnenmekten. Oysa ilk zamanlar her an ellerin arasında olmaktan, ebruli kokulu elbiselerin ceplerinde katlı kalmaktan mutlu, naylonluğunu bile düşünmüyordu torba.

Çınar ağacı sere serpe uzanmış, yaprak aralarını havalandırıyor, serçeyle fısıldaşiyor, körpe dallarını iyice germiş rüzgarla cilveleşiyordu. Toprağa doğru nasıl sızılacağını bilemeyen balmumunun yavaşlığına içi tükenen çınar yardım etmeyi istedi ama, balmumunun çokbilmis edasıyla süzülüşünü seyretmekle yetindi.

Balmumunun geçtiği yerler çınar ağacının gövdesini sızlatıyordu. İçine başharfleri kazılı kalbe gelince ağacın titrediğini hisseden balmumu aşkın yazılı tarifesinden habersiz yoluna devam ediyordu. Yere çok az kala son kez yukarıya baktığında bilek kalınlığındaki halatı farketti. Halatın ucundaki halkanın boşluğundan aşağı düşen karıncaları kıskandı hiç değilse yumuşacık toprağa değecekler diye.

Çınar ağacı, dalında ilk kez sallanan idamlık halatı dalından atmak için çırpındıkça balmumu daha da korkuyordu damarlı gövdenin kendini sıkıştırmasından. Biliyordu, dönüşü yoktu. Yavaşça erimeye başlamıştı bile. Halatın ucunda sallanan ölünün karıncalar kadar şanslı olmadığına üzüldü. Balmumu toprak yerine halatın ucunda kaskatı donup kaldı tekrar.

İlerleyen saatlerde...İlk kez bu kadar kalabalık gurup ve gösterişli merasimle karşılaşıyorlardı. Gelenlerin giysilerine, arabalarına, takılarına bakılırsa gömülenin hali vakti yerindeydi. En önce, en çok, en içten ağlayan annenin siyah başörtüsünden dökülen bembeyaz anne saçlar eğilip savrulmuyorlardı bile. Dizlerine dövünüp başına vurduğuna göre göğsündeki acıyı hafifletip oğlunun mezar taşına koymak istiyordu rahat uyusun diye.

Uzun saçlı, ağlamaktan gözleri kan çanagina dönen avurtları çökmüş kız kesik kesik hıçkırıyordu. Yaşlı kadınla ağlama yarışını da deniyordu arada.

Yalandan neredeyse ölecek düzeye gelen diğerleri, anne ve kıza “Moral Verenler” ve “Sırt Sıvazlayanlar”olarak ikiye ayrılmıştı. Yine de ilk fırsatta hayaletlerin dansettiği bu karabasandan uzaklaşmak istiyorlardı.

Ağlayıcılar gidince gömütü yakın incelemeye alan mezarlık bekçisi iki dostun ölü analiz saatleri başlamıştı.


 Pro.:  (Kendinden emin tavırla) Merhuma baktığımda onun derin yalnızlığını görebiliyorum üstadim. Yüzündeki şu derin oluklu çizgilerden sızan gözyaşlarına baksana, nasıl da yer yapmışlar?


SamB.: (Ukalaca) Yine önemli bir ayrıntıyı göremeden ıskaladın sevgili dostum.

Pro.: Sen öyle san. Şu şapka izinden sözediyorsun değil mi?

SamB.: Evet.

Pro.: Baksana koca iz tüm alnını da içine alacak şekilde bütün kafayı dolanıyor. Belli ki papaya yıllardır çikartamamış. Birilerine selam verip, saygı duruşunda beklemekten şapkanın kenarları aşınmış, parmakları çürümüş, yalancı bakışları gözlerinin içine gömülmüş/oyulmuş.  

SamB.: Söylenceye göre, o gün şapkası başında gün boyunca uyuklamış ve kimseye de selam vermemiş. Sevgilisi şapkayı kaldırıp öpmek istediğinde güneşin keskin ışıklarından gözleri kamaşınca sinirlenip şapkayı iyice bastırarak içine girip orada kalmış günlerce. Kimse dışarı çıkaramamış.
 
Pro: İyi biri değilmiş ayrıca. Sabahtan akşama el pence divan durup gelene geçene “Siz bilirsiniz efendim, haklısınız efendim, emriniz başımüste beyefendiciğim!” diyen dalkavuğun tekiymiş…Karar nedir?

SamB.: Şapkasıyla gömülsün!

Sue Kızılöz

(Şubat 2006, usa)


 

16/11/2006

Karbon Yaşam

Karbon Yaşam

Her gün aynı sokağa bakıyordu.

Pazartesileri seviyordu. Herkes çirkin, kavgacı ve çekilmezdi. Güvendeydi. Eşitti...

Çöp kamyonundan yükselen koyu sarımsı ekşi koku burun deliklerini yakıyor; yorgun görünüşlü kambur çöpçü tenekelerin suyunu akıta akıta kapıların önüne

firlatıyordu. Öfkesini tenekelerden çıkardığı günler kendini daha az ovuyordu. Tekme üstüne teneke tekme, çöpyüzler, çöpten adamlar...

Teneke gürültüsüne uyanan dağınık saçlı kadınlar koca günü nasıl geçireceklerini düşünmeye başlamışlardı. Televizyondaki şımarık pabuçağızların yemek tariflerini deneyeceklerdi. Babalar karılarını ateşli öpmeyecek, çocuklara harçlık verilirken eliaçık davranılmayacaktı. Çocuklar sokağa çıkarken annelerinin sözünü dinlemeyip karakışta paltolarını almadan; sarılıp kucaklaşmadan, oğlanlar öpücük verirken görünme utancıyla dışarı çıkacaklardı.

Köşeli penceresinin perdesini iyice açıp sözsüz filmini sessizce seyretmeye devam etti.

Halk otobüsü balık istifi insanları apoletlerine, takım elbiseli mezarlıklarına, postalların kafalarını ezeceği ayaklara  taşıyordu yine. Kalçası mıncıklanan, eriyip yokolmayla çantayı kafaya geçirme arasında ilk durakta kendini dışarı atacaktı. Mıncıkçı, "Arka tarafa doğru ilerleyelim beyler!" komutuna canla başla uyup ellerini cebi delik pantalonuna sokup arkaya doğru ilerledi. Köşedeki kız iyice büzüldü...

Pazartesi'nin laneti Salı'ya sarkarken mışıl uykular köpeklerin çöp tenekeleri devirmesiyle bir bardak Bismillahlı yatıştırma suyuyla geçirilmeye çalışıldı. Tombul geriler tersine dönülüp noktaduvardaki yaşam şeridi izlendi. Film şeridini geri sarıp özür dilemek istenirken kımıldayan gözkapakları uykuya daldı. Ağlamaktan bu kadar uzak olunmamalıydı...

Salı: Süt arabası büyük gürültüyle sallanıp durdu. Beyaz giysili tıknaz kel sütçü hep yaptığı üzere şişeleri kapıların önüne bıraktıktan sonra anahtar deliklerinden bütün evleri dikizledi. Delik delik üstüne delikliyor, dikizliyor, pantalonunun önünü didikliyordu. Dikizlenen kadınların da pek şikayetçi oldukları söylenemezdi. Onlar sanki "Alan Memnun Satan Memnun" dükkanının mursa müşterisiydiler. Hep birlikte en çürük ve kokuşmuşu seviyorlardı.

Çarşamba bir şey oldu. Değişik. Üç genç önce benzinciyi soydular, sonra geri dönüp çaldıkları parayı verdiler. Saçmaydı, akıldışı, aptalca ama soytarıca gülünç. Gençlerden birinin pantolon cebinden kalem sarkıyordu. Pabucu delik oğlanın paltosu bile yoktu. Belli ki babası "Sallabaş" değildi.

Perşembe günü mahalle maçındaki çocuklar kendi takımlarına oyuncu seçerken kavgaya tutuştular. Pencerelerden sarkan anneler ağız dalaşına girdi. Babalar tüfeklere sarılıp öfkelerini saçacaklardı ki siren sesiyle çil yavrusu sürüsü dağıldı.

Gece On civarı lodos rüzgarı perdeyi havalandırıp uçururken damında güvercin besleyen delikanlı kuşlarıyla konuşuyordu. Kulak misafirliği ve gözbanyosunun  tam zamanıydı.

Delikanlı, "Hızlı uç. Vardığında doğruca omzuna kon. İzin ver, kulağına "Ben de onu!" diye fısıldayıp anne kuş taklidi yapıp kanatlanmana yardım etsin. Ama eğer küçük gagandan öperse doğruca bana getir!" deyip kuşun arkasından bir iki kanat bile çırptı...

Birkaç blok ötedeki kız ardından yetişmeye çalışan güvercini görmeden bavulunu bagaja yerleştirmişti. Kuş taksinin arka camını pençeliyordu. Taksi dörtnala gidiyordu sanki. Minik güvercin yan cama vardığında gagasını, kafasını, kanatlarını vuruyordu kafasını diğer tarafa çevirmiş kıza. Kulak Misafiri'nin gözbanyosu kuşun arabanın öncamına çarpmasıyla bitti.

Cuma, kuşun ölüsünü elleyen olmadı.

Cumartesi, Pazar takımları kazanan mahalleli havaya ateş edip "kutlama" yaptığında birkaçı birbirini vurdu. Kanları tuttukları takımın renginde aktı.

Tüm hafta her şey aynıydı: Karbon kağıtlı...

Pazartesi yine güvende olmayı isteyip perdeyi örttü.

Sue Kızılöz
(4 -8 Nisan 2006, USA)

« Önceki — Sonraki »